BEŞİKTAŞ
23 Ağustos 2021

SANAT YOLU

SANAT YOLU

Tiyatroyu, müziği, beste yapmayı, mimarlığı ve bürokratlığı hayatına sığdıran Arif Erkin Güzelbeyoğlu’nu “İkinci Bahar” dizisiyle tanıdık. Doğuştan Antepli, 1961’den itibaren Beşiktaş’ta yaşayan Güzelbeyoğlu ile Vişnezade’deki evinde buluştuk.

Söyleşi: Görkem Kızılkayak Fotoğraflar: Gökhan Tan

Antep günlerinizden başlayalım mı?

Tiyatroya Antep’te başladım. Müziğe de orada başladım. Konservatuvara gitmedim ama ortaokuldaki müzik öğretmenim bana çok katkıda bulundu. “Senin çok yeteneğin var müziğe…” diye benimle ilgilenen, bana keman çalmasını öğreten odur. Keman dersi verdi ama alafranga keman dersi verdi. Alafranga kemanı öğrenince ister istemez notaları alıyorsunuz, bir evin kapısından içeri giriyorsunuz. O evi, salonu dolaşıyorsunuz. Bu sefer sadece keman değil, klasik müzikle de tanışıyorsunuz. Benim binden fazla klasik plağım var. Aynı şekilde bine yakın klasik müzik CD’im var. Antep’ten ilk 1953’te ayrıldım, 2000’e kadar hiçbir ilişkim olmadı Antep’le. İki defa gittim geldim, o kadar. 2002-2003’te “Yabancı Damat” dizisiyle tekrar gittim. Antep benim eski bildiğim Antep değil. Kültür düzeyi, yapı farklıydı o zaman… Şimdi o kadar çok göç almış ki o mozaik değişmiş. İki milyona gelmiş. Ben İstanbul’a geldiğimde 60 bin kişilik bir şehirdi. Bu kadar zamanda o şehir büyüse büyüse ne kadar büyür, bir milyon olmaz bile. Demek ki geri kalanı dışarıdan geldi. 1953’te İstanbul’a geldim. Önce Aksaray’daydım. Beşiktaş’a 1961-1962 gibi taşındım. Aşağıda Refik Osman Top Sokak’ta oturuyordum. Evlendim, buraya geldim. 1978 yılından beri Vişnezade’deyim. Benim oturduğum sokakta Türk filmlerinin köy sahneleri çekilirdi. Karşımızdaki ahşap binanın görüntüsünü kullanırlardı. Arkalar da boştu. Orayı böyle bir köy havasında çekerlerdi.

Antep’teki amatör tiyatro günlerinizden biraz bahseder misiniz?

Babam edebiyat öğretmeniydi. Aynı zamanda benim de hocamdı. Bir ara bacağı sakattı. Hafif topallayarak sınıfa girerdi. Çok kızardı, sinirlenirdi. Cebinden cep defterini çıkarır, masaya vurur, atar; bir elini cebine atar, bakar gözlük, onu tekrar cebine koyar. Eskiden okullarda önce bir zil çalar öğrenciler için, ikinci zil ise hocalar için… Birinci zille ikinci zil arasında 3-5 dakikalık bir vakit vardı. O zaman içinde babamın taklidini yapardım. Bir Fransız hocamız vardı, “Sene sonunda müsamere yapacağız, Molière’in Cimri diye bir piyesi var, o oynanacak” dedi. Bizim sınıftaki çocuklar da beni aday gösterdiler. Niye? “Sen babanın taklidini yapıyorsun” dediler. Sınav yapıldı, ben kazandım. Sene sonu müsameresinde “Cimri”yi, ikinci yıl da Shakespeare’den bir oyun oynadık. Sonra geldim İstanbul’a… Teknik Üniversite’yi kazandım. Bir yıl okudum. İkinci yılda sınıf arkadaşım Ergun Köknar dedi ki, “Bizim burada sanat kulübümüz var, sen daha evvel tiyatro yapmışsın, hadi gel sen de!” Orada başladık, bir sene kadar çalıştık. Sonra baktık ki Teknik Üniversite Sanat Kulübü’yle olmuyor bu iş. Ayrıldık ve “Genç Oyuncular” diye amatör bir tiyatro kurduk. Ona artık amatör demeye dilim varmıyor, neredeyse profesyonel bir çalışmaydı. Ali İpekkaya, Çetin İpekkaya, Genco Erkal, hepsi Genç Oyuncular’dan yetişti. Çoğu profesyonel oldu.

Sonra okul bitti, askere gittim. Askerden dönüşte “Mimarlık yapmayacağım, ben tiyatrocu olacağım” dedim. Doğru Engin Cezzar Gülriz Sururi Tiyatrosu’na girdim. Bir yıl orada çalıştım. İlk gittiğimde “Direklerarası” diye bir oyun vardı. Onun müziklerini de yaptım. İlk profesyonel müzik çalışmam odur. O tiyatro yazın hiç oynamadığı zaman bile 900 lira, 1.000 lira maaşını verirdi. Turneye gittiğin zaman ayrıca yevmiyeni alırdın. Devlet memuriyeti gibiydi. Şimdi öyle değil. Sonra baktım ki tiyatro bizim düşündüğümüz, özlediğimiz amatör ruha uygun değil. İstemediğin roller oynamak, bir takım şeyler yapmak zorunda kalıyorsun. Bir de annem ısrar etti, diplomamı kullanmam için…

Belediyecilik deneyiminiz burada başladı, değil mi?

Evet, belediyeye girdim. Büyük abim “Dünya” gazetesinde yazı işleri müdürüydü. Telefon etmiş, demek ki o zaman da torpille oluyordu bu işler… Hiç unutmuyorum bir cumartesi günüydü, Saraçhane’ye gittim. İmar Müdürü’nün karşısına girdim. “Bizim Tekin’in söylediği sen misin?” dedi. Allah’ım utancımdan yerin dibine geçtim. Herkesin önünde torpil yapıldığı ilan edildi. Bizim o idealist düşünce yerlere düştü. 1962-1963 gibi belediyeye girmiş oldum.

İmar Müdürü Lütfullah Silahtar, “Git, İskân Bürosu’nda çalış!” dedi. İskân Bürosu ne işe yarar, orada ne iş yapılır, imar nedir, İmar Kanunu neyin nesidir, valla en ufak bir fikrim yok. Gittik oraya, oturduk. Rüşvetle, parayla pulla, menfaatle pek ilişkiniz olmazsa kimseden korkmuyorsunuz, kuvvetli oluyorsunuz. İmar Mevzuatı’nı benden önce olanlardan çok daha iyi öğrendim. Yavaş yavaş herkes, her işi bana sormaya başladı. O şubede şef yardımcısı oldum. Sonra İskân Bürosu şefi oldum. Yıllarca orada çalıştım. Sonra iktidar değişti ve beni başka yere sürdüler. Beyoğlu’nda teknik müdür muavini yaptılar. Aslında terfi almış oldum. Benim de çok umurumda değildi, belediyeci olmak aklımda yoktu. Benim aklım fikrim nasıl daha rahat tiyatro oynarımdaydı. Bir yerde belediye benim güvencem oldu.

İhtilal sırasında Beyoğlu’nda çalışıyordum. Bir gün her şubeye bir asker verdiler. Beyoğlu’na bir albay geldi. Çok tatlı bir adam ama önce çağırdı herkesi “Bu hırsızlar siz misiniz?” dedi bize. Sonra o gitti, onun yerine emekli bir general geldi. “Şurada kaçak bir inşaat varmış, derhal gidin yıkın!” dedi. “Tabii, olur paşam” dedim. Dur bakayım falan desek olmayacak. Dosyayı çıkarttık, baktık, ruhsatlı bir yapı, kaçak değil. Ne yapalım? “İsterseniz beraber gidelim” dedim paşaya. Gittik, inşaat Tomtom’daki Fransız Sarayı’nın arkasında, Tophane’ye yakın bir yerde. Temel kazılırken konsolosluğun arka duvarı çöküyor. Mesele tamamen inşaatı yapan adamla Fransız Konsolosluğu arasındaki ticari bir ilişki. Çünkü konsolosluğa zarar vermiş. İmarı ilgilendiren bir konu da yok, çünkü bina projesine uygun olarak yapılıyor. General, “Mühürleyin!” dedi gitti. Ben de inşaatçıyı çağırdım. “Ne oluyor, bir anlat!” dedim. “Ya abi, ben askerliğimi yaparken bu paşa yüzbaşıydı. Biraz geç yaptım askerliğimi, o zaman da müteahhitlik yapıyordum. Mercedes arabam vardı. Kışlaya Mercedes’le gidip geliyordum. Bu hep beni kıskanırdı. Şansa bak, burada yine karşılaştık. Hiçbir eksiğim yok, varsa mühürle!” dedi. Fransız Konsolosluğu’yla da anlaşmış, duvarı yapacakmış. Ne dersin şimdi buna?

İskân Bürosu’nda çalışırken “Dostlar Tiyatrosu”nu kurduk. Dostlar Tiyatrosu’nun ikinci oyunu “Durdurun Dünyayı İnecek Var”da bir soytarıyı oynuyordum. Soytarının da her tarafı boyalı, yırtık pırtık bir pantolonu var. Müteahhitlerin dosyaları da masamda bekliyor. İncelemek zorundayım. Gecikmesin diye de dosyaları alıyordum tiyatroya götürüyordum. Çünkü her zaman sahnede değilsiniz, matineyle suare arasında iki saat boş vaktiniz var. Boş boş oturacağıma orada dosyaları inceliyordum. O sırada müteahhitlerden biri gelmiş, demişler ki “Arif Bey dosyanızı aldı, tiyatroda.” Müteahhit Harbiye’de tiyatroda beni buldu. Genco da (Erkal) yanımda o sırada. Adam süklüm püklüm duruyor, karşısında yırtık pırtık giyinmiş bir soytarı! “Gitmişsin sığınağın yarısını daireye katmışsın” diye azarlamışım adamı. Genco, “Ben böyle bir şey görmedim!” demişti bana.

Kimsenin bilmediği çok uzun süren bir işiniz de bilirkişilik. Biraz bundan bahseder misiniz?

Bir hesap yaptım geçen gün, 1970 yılından beri 17 bin dosyaya gitmişim bilirkişi olarak… “Nereden biliyorsun? Atıyorsun!” dersiniz ama atmıyorum. Çünkü gittiğim her dosyayı cep defterine yazmışım. Gidiyorsun mahkemeye, “Arif şurada keşif var” diyorlar. Her mahkeme bir dosya veriyor. Hemen defterimi açıyorum. O gün “2. Sulh Hukuk şunu verdi” diye yazıyorum. Hepsi yazılı. O defterlerin hiçbirini atmamışım. Kira tespiti, zarar ziyan davaları, ecrimisil, alacak verecek davaları, kat mülkiyeti davaları, neler neler vardı. Bizim Umur Bugay, “Allah belanı versin, söylesene bunları yazayım, tiyatro yapalım” derdi. Ali Sirmen’le bir iki filmde birlikte oynadık. “İkinci Bahar”da komiseri oynuyordu. Çekimlerde program yazan arkadaşlara, “Şu gün mahkemede keşif var, o gün bana çekim koymayın” derdim. Çekim biter giderim, Ali orada, hemen sorardı “Ne oldu?” diye. Anlatırdım keşfi. Kahkahalarla gülerdi, “Aman bunları unutma!” diyerek. Hepsini unuttum!

Bilirkişilik belediyede çalışırken de devam etti. Hatta Beşiktaş Belediyesi’nde çalışırken Başkan Mümtaz Kola bir gün çağırdı beni. “Yahu kardeşim arıyorum arıyorum, bulamıyorum seni, neredesin?” dedi. “Başkanım mahkemeye bilirkişi olarak gidiyorum” dedim. “Ne yapıyorsun orada?” dedi. “Çağırıyor hâkim, ben de gidiyorum. Senin verdiğin maaş bana yetmiyor, ben de bilirkişilik yapıyorum, para kazanıyorum” dedim. “Ne kazanıyorsun?” diye sordu. “Senin verdiğin maaşın iki katını alıyorum” dedim. “Bana da bulsana” dedi. Başkanım siz beni başkan yardımcılığından affedin, verin beni Park Bahçelere, İmar’a çalışayım orada. Siz de benim yerime, aradığınız zaman bulacak bir adam getirin. Siz de rahat edersiniz, ben de” dedim. Beşiktaş Belediyesi maceram Mümtaz Kola’yla başladı. Üç dört sene çalıştım Beşiktaş’ta…

Mümtaz Kola, 1980 sonrası üniversite mezunu milletvekili adaylarından biriydi. İstanbul’dan adaydı. ANAP 15-16 aday çıkarıyordu İstanbul’dan. Mümtaz Kola seçilemeyenlerin ilk sırasında kalıyor. Turgut Özal da, “Seçilemeyenlere birer belediye başkanlığı adaylığı verin de belediye başkanı olsunlar” diyor. Mümtaz Kola Merkez Bankası’nda Kasalar Daire Müdürü’ydü. Oradan geldi, Beşiktaş Belediye Başkanı oldu. “Arif Bey bankada şu kadar paramız var” derdi övünerek… “Başkanım parayı niye bankada tutuyorsun, yol yap, kaldırım yap, belediyenin bir sürü işi var” derdim. Ama adam Kasalar Daire Başkanı olarak onu biliyordu. Paralar bankada olur! Belediyecilikte aklım yoktu. Benim aklım fikrim tiyatroda, müzikteydi. Yoksa ben 53 yaşında niye emekli olayım. 65 yaşına kadar çalışma imkânım vardı. Bir an önce bırakmak istedim.

Dizi oyunculuğu nasıl başladı?

“Bizimkiler” ve Yusuf Kurçenli’nin çektiği filmlerde birkaç ufak tefek rolün dışında dizilerde hiç oynamamıştım. Dizi oyunculuğunu biraz küçümserdim açıkçası. Sonra bir telefon geldi. “Arif Bey bir dizi var, oynar mısınız?” diye sordular. Samatya’ya gittik. Şener (Şen) var, Uğur Yücel yönetmen. Uğur, “Abi Yavuz seni görmek istiyor ekranda” dedi. “Ne yapacağız?” dedim. “Şener’le bir sahne oynayın, şimdiye kadar iki üç adam geldi, hiçbirini beğenmedi” dedi. Sonra bir telefon geldi, “Çok beğendi abi, gel!” dediler. Tam başladık, bütün diziler durdu. O sırada “Bizimkiler” de devam ediyor. Umur bize “Paramızda büyük kesintiler oldu, ya tatil edeceğiz ya da yüzde 40 ıskontoyla beş altı ay oynamak gerekiyor. Sonra tekrar eskisi gibi yapacağız” dedi. Herkes “Oynarız!” dedi. Sonra diziler tekrar başladı. Pat telefon geldi, başladık. İlk dizi maceram “İkinci Bahar”dır. Sonra “Yeditepe İstanbul”da oynadım. “Yabancı Damat” işi pekiştirdi. Üç sene oynadı, o dizi. Sonra her yıl bir iki dizide oynadım ama kendimi çok eski ve profesyonel dizi oyuncusu olarak görmüyorum.

Bu kadar farklı işlerle ilgilendikten sonra, şu an hangisine bu benim asıl mesleğim diyorsunuz?

Müzik, özellikle bestecilik asıl mesleğim doğrusu. Tiyatrodan da öncedir. Beste yapmak ilham işi, yalnız herkesin tahayyül ettiği gibi böyle peri işi değil, o bir formasyon meselesi, kendin onu bulup yapıyorsun. Müzisyen bir senfoniyi yaparken, taşları teker teker koyup üzerine harç koyar. Bir duvarcı ustası gibi… Tıpkı mimari gibi…

Konservatuvara gitmedim. Eğitim almadım tiyatro ve müzik konusunda. 10 yıl amatör tiyatro yaptım. Ben müzikçiyim. Hem Altın Koza’dan hem Altın Portakal’dan birer “En İyi Müzik” ödülüm var. Piyano çalmasını biliyorum, keman çalmasını biliyorum, armoniyi kendi kendime öğrendim. “Bizimkiler” dizisi 13 sene sürdü, 13 sene ben yaptım müziğini. 450/460 bölümü seyredip, senaryo üzerinden yeni müzikler yaptım.

b+ / 33. sayı / yaz 2021
Haberi Paylaş:

Beşiktaş Belediyesi


BKS logo

© 2021 Beşiktaş Belediyesi. Sitedeki tüm metin ve görseller Beşiktaş Belediyesi'ne aittir. İzinsiz kullanılamaz.

F5 İletişim