BEŞİKTAŞ
9 Mart 2021

ŞAİRİN KENT REHBERİ

ŞAİRİN KENT REHBERİ

Necatigil’in dizelerinde Beşiktaş’ın sokaklarını gezebilir misiniz? Orhan Veli’yle vapura binip Boğaz kıyılarını seyredebilir misiniz? Bir meyhanede oturup Cansever’den henüz yayınlanmamış bir şiirini dinleyebilir misiniz?

Yazı: Görkem Kızılkayak / Fotoğraf: Tolga İldun

Kitap okumaya başladığım günden beri kitabın ana konusundan çok, kitabın derinliklerindeki çıkmazlarda dolanmayı sevmişimdir. Yazarın/şairin kurduğu çatı yerine kahramanlarını gezdirdiği mekânların neresi olduğunu anlamak beni hep cezbetmiştir. Biraz daha bilinçlenip bu çıkmazları not etmeye başladığımda bir şeyi fark ettim. Not ettiklerimin tamamı şairin/yazarın yaşadığı veya kafasında kurduğu kente dair tanıklıklarından oluşuyordu.

Behçet Necatigil’in şiirlerini okumak yerine, nedense, Beşiktaş’ın sisli puslu, daracık sokaklarında Necatigil’le birlikte yürümek isterdim. Tevfik Fikret’in çalışma odasından küçük bir köprü aracılığıyla derslerini vermek için geçtiği patikada onunla sohbet etmek isterdim. Tabii ki bu mümkün olmadı. Ama en azından denemeye değer diyerek yıllardır topladığım notlarımdan bu yazıyı yazmaya karar verdim. Aslında bu notlar baskısını çeşitli nedenlerle ertelediğimiz “Beşiktaş Edebiyat Atlası”nın omurgasını oluşturuyor. Basılmamış bu atlastan aldığım izinle bazılarını sizlerle paylaşmak istedim.

Yıl 1938, baharın ilk günleri. Eşinizle Balık Pazarı’nda alışveriştesiniz. Pazarın yanındaki meyhanenin girişinde üç kişi gözünüze ilişiyor, hatırlıyor musunuz? Hatta eşiniz, mahalleden genç komşunuz Sabahattin Kudret Aksal’ı tanıyor, “Yakasına papatya takılı adam kimdir?” diye size soruyor. Bundan sonrasını Varlık Yayınları’ndan çıkan “Cahit Sıtkı Tarancı, Sonrası” kitabındaki Sabahattin Kudret Aksal’ın yazısından öğreniyoruz:

O gün [Cahit Sıtkı Tarancı’nın] Cumhuriyet’te “Papatya” adlı bir hikâyesi çıkmıştı. Pardösüsünün yakasına bir papatya iliştirmiş, kısa boylu; gözleri ışıl ışıl, sokağın kalabalığına dalmış genç bir adam. Parmaklarının arasında yarısını bulmuş bir sigara. Ne kadar rahat, sâkin halliydi. Mülkiyeden sınıf arkadaşı bir hısmımla gelmiştik. Daha uzaktan tanımıştım, belki de yakasına tutuşturduğu papatyadan. İçeriye girdik. “İçeceğiz” diye dayattı. O günden bu yana, günden güne gelişen, kökleşen dostluğumuzun çevrelerinin bir örneği sayabilirim bu Beşiktaş meyhanesini.

Beşiktaş’ı mesken tutmuş iki şairden devam edelim isterseniz. Bu sefer 1940’lı yılların başında Beşiktaş’tan Boğaz hattı vapuruna binmişsiniz. Boğaz’ın enfes manzarası eşliğinde Bebek’e doğru giderken o anın bir şiire dönüşeceğinden habersiz, manzaranızı Cahit Sıtkı Tarancı ve Orhan Veli’yle paylaşıyorsunuz:

Bayramdı
Orhan Veli’yle beraberdik
Boğaziçi vapurunda
Âşiyan’a gidiyorduk
Fikret’in elini öpmeye

Bir baktım üzgün koca şair
Bir baktım güneşler içinde
Hiç söz açmadı Halûk’tan
Dilinden de düşürmedi
“Bu memlekette bir gün sabah olursa Halûk”
(Cahit Sıtkı Tarancı, “Vatan/Sanat Yaprağı eki”, Ekim 1953.

Biraz daha geriye gidip Abbasağa Mahallesi’ne uğrayalım. 1880’li yılların sonlarına doğru Abbasağa’da kırmızı kâgir bir konakta oturuyorsunuz. Sokağınızda mor salkımlı bir ev, o evde de ailesiyle yaşayan Halide isimli minik, sevimli bir kız arkadaşınız var. Oradan taşınınca Halide’den de kopuyorsunuz. Halide’nin, 1919 yılındaki Sultanahmet Mitingi’nin ateşli hatibi olduğunu 1955 yılında Yeni İstanbul Gazetesi’nde tefrika edilen Halide Edip’in çocukluk anılarından öğreniyorsunuz (Halide Edip Adıvar, “Mor Salkımlı Ev”, Can Yayınları, İstanbul, 2012, 11. Baskı, Sayfa 17).

Hafızasında hayat, kendini kayda başladığı ilk devrin hiç unutamayacağı zemini, Beşiktaş’ta, doğduğu evde başlar. Bu ev Ihlamur’a giden uzun caddeye inen, birbirine muvazi dik yokuşlardan birinin hemen hemen tepesindedir. Bu evden sonra gelen kocaman kırmızı kâgir konak, bu yokuşun son evidir. Tepenin solu koyu yeşil çamlar, nazlı söğütler arasında Abdülhamid’in Beyaz Saray’larını görürken sağ tarafı Adalar Denizi’nin mavi sularına bakar. Evin kendisi, çocuğun hafızasında Mor Salkımlı Ev yaftasını taşır. Bu ev, yarım asırdan ziyade, bazan da her gece, bu küçük kızın rüyalarını girmiştir.

Yeniden Tarancı ile Orhan Veli’nin Fikret’in elini öpmeye gittikleri 40’lı yıllardayız. Yine Bebek’teyiz ama bu seferki kahramanlarımız Oktay Akbal ile günlüklerini okumaya doyamadığım Salâh Birsel. İki genç edebiyatçı oturmuş Boğaz kıyısındaki bir kahvede günbatımına tanıklık ediyor. Biz de Oktay Akbal’ın Yılmaz Yayınları’ndan çıkan “Şair Dostlarım” kitabı sayesinde bu güzel ana ortak oluyoruz:

Şimdi birkaç yıl önceki gibi, koskoca bir ayın ışıldattığı Bebek koyunu seyreden o kıyı kahvesinde olmalıydık… İki gazoz şişesi önümüzde. Bir de bitmiş sigara paketi. Dumanları tüketip susmalıydık. Ben yaşamakta olduğum aşkın hayalleri arasında kaybolmalıydım. O ise, bana o sırada o kadar değersiz, yersiz görünen bir takım gündelik olayların dedikodusu içinde. O unutulmayan zaman parçası içinde dostumun da benim ruh halimi yaşamasını ne kadar istemiştim! Ne çare ki Birsel âşık falan değildi, turp gibiydi henüz. Güzin’i tanımamıştı…

Konumuz edebiyat olunca Bebek’i terk etmek istemiyor insan. Zaman makinesini 1910’lu yıllara ayarlayalım. Diyelim ki sıcak bir yaz gününde Beşiktaş’tan tramvaya biniyoruz. İstikamet Bebek Bahçesi! Tramvayda yanımızda bir baba-oğul oturuyor. Konuşmalardan, onların da Bebek’e gideceğini anlıyoruz. O gün babasıyla sohbetini çaktırmadan dinlediğimiz 9-10 yaşlarındaki sevimli çocuğun adının Ziya Osman Saba olduğunu yıllar sonra anlıyoruz.

Çırağan sarayının köprüsü altından gene geçeceğiz elbette. Ortaköy’de durduğumuz zaman, bir küçük kilise, gene bugünkü gibi, daha çok çıngırak sesiyle çan çalmaya koyulacak. Daha sonra, cadde, bugün genişlediği yerden, gittikçe daralmaya başlıyacak. Bir müddet, eski, büyük yalıların bahçe duvarlarının arasında, kendimize zorlukla yol açar gibi ilerleyeceğiz. Kuruçeşme korusunun eteklerinde tramvay hattı da tekleşiverince, artık çaresiz, durup karşılık bekliyeceğiz. O kadarcık zaman ne geçmez olacak! Dört gözle beklenilen tramvayın önce gürültüsünü işitir gibi olacağız, arkasından onu, birden kırmızı kırmızı, karşımızda bulacağız. Vatmanlar çanlariyle biribirlerini selâmlıyacaklar. Bize bırakılan, serbest hatta gönül rahatlığıyle sapıp yeniden yola koyulacağız. Her an çırpıntılı denizi, sert rüzgârlariyle Akıntı Burnu, o günkü Boğazın müjdesini verecek. Hidivin yalısını, arka sırtlardaki koruya bağlayan -biri kafesli- köprülerin de altından geçtikten sonra, Bebek bahçesinin etrafını, raylarda, her defasında da aynı gıcırtıyı çıkararak dolanacağız. Bebek bizi bu sesle karşılayacak, biz Bebek’e ancak bu sesi duyduktan sonra kavuşabileceğiz (Ziya Osman Saba, “Değişen İstanbul”, Varlık Yayınları, İstanbul, Şubat 1959, sayfa 26-27).

Bebek’ten bir Yahya Kemal anısıyla ayrılalım. Yıl 1935, Arnavutköy-Bebek arasındaki gazinolardan birinde öğle yemeğindesiniz. Yemeğinizi yerken yandaki masaya Yahya Kemal, Peyami Safa ve Hamâmîzâde İhsan oturuyor. Ne kadar şanslı olduğunuzu düşünüp keyiflenirken Yahya Kemal’in keyfinize keyif katacak şu ikiliğine kulak misafiri oluyorsunuz (Salâh Birsel, “Boğaziçi Şıngır Mıngır”, Sel Yayıncılık, 2015, İstanbul, s. 258)

Beş asrı geçirmiş Boğaz’ın manzarasında
Gün geçti Peyami’yle Hamami arasında.

Yıl 1954, Mayıs’ın ortası… Şair Nedim Caddesi’ndeyiz. Bir apartmanın penceresinden sokağı seyreden küçük ve sevimli kız gözümüze ilişiyor. Bu küçük kızın, elinizden düşürmeyeceğiniz öykülerin yazarı Nazlı Eray olacağını bilmeden sahile doğru yürüyoruz.

İlk anımsadığım Beşiktaş, halamın ve eniştem Sabahattin Kudret Aksal’ın oturdukları Demet Apartmanı. Evin cumbasında oturtulmuşum, sokaktan geçen arabaları ve kedileri seyrediyorum. Bir süre sonra Münire halam beni içeriye çekiyor. Koridor gibi bir yer var. Başımı kaldırıyorum, orada kocaman siyah beyaz bir fotoğraf. Enişteme soruyorum, “Enişte bu kim?” Eniştemin gözleri doluyor, “Sait o!” diyor. İlk adını orada duyuyorum, Sait Faik yeni ölmüş. Ve eniştemde fotoğrafı… (Nazlı Eray ile “Beşiktaş Edebiyat Atlası” için 15 Nisan 2016 tarihinde yaptığım görüşmenin notlarından)

Tekrar Boğaz’a dönelim. Arnavutköy İskelesi’nin karşısındaki Kaptan Meyhanesi’nde bitirelim (bugünkü adıyla Vira Vira). Yıl 1977! Dalgalarla aramıza giren kazıklı yol henüz yapılmamış, Arka masada arkadaşlarıyla birlikte Edip Cansever oturuyor. Akşam boyunca şiir okuyor Cansever. Herkesin gözü kulağı o masada:

Arnavutköy’deki Kaptan Meyhanesi’ne Edip Cansever’le çok gitmişimdir. Edip birçok şiirine son şeklini orada vermiştir. Bir kelime üzerine saatlerce tartışıldığını hatırlıyorum. Edip Cansever’in “Sevda ile Sevgi” kitabını baştan sona okuduğu bir gece vardır orada. Çevirmen Armağan İlkin ve eşi Altan İlkin’le birlikte dinledik baskıya hazırlanan kitaptaki şiirleri (Selim İleri ile “Beşiktaş Edebiyat Atlası” için yaptığım 11 Nisan 2016 tarihli görüşme notlarından).

b+ / 31. sayı / sonbahar 2020
Haberi Paylaş:

Beşiktaş Belediyesi


BKS logo

© 2021 Beşiktaş Belediyesi. Sitedeki tüm metin ve görseller Beşiktaş Belediyesi'ne aittir. İzinsiz kullanılamaz.

F5 İletişim