BEŞİKTAŞ
17 Ocak 2018

BOĞAZ’IN BİR NUMARASI!

Boğaz’ın bir numarası!

Mimar Levent Aksüt’le Beşiktaş Belediyesi’nin kent kültürü dergisi B+ için 2008* yılında bir söyleşi yapmıştık. Bu söyleşiden on yıl sonra, 2018’e girdiğimiz ilk günlerde Aksüt’ün Konaklar Mahallesi’ndeki ofisinde yeni bir söyleşi için sözleştik. On yıl önce, büyük tutkusu olan yüzme ve uzun yıllar başkanlığını yaptığı Yüzme İhtisas Kulübü ekseninde bir sohbet olmuştu. Bu sefer, 149 üye numarasıyla Mimarlar Odası’nın eski üyelerinden biri olan Levent Aksüt’ün mimar kimliğiyle başlıyoruz sohbete…

Levent Aksüt 1953 yılında İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldu. 1964’ten beri Beşiktaş’ta Nisbetiye Mahallesi’ndeki kendi yaptığı apartmanda oturuyor. Kendi deyimiyle, bugüne kadar milyonlarca metrekare projelendirdi. 40 yılı aşkın bir süredir Konaklar Mahallesi’nde kendi projelendirdiği ve uyguladığı bir binada çalışıyor. İmzası, Beşiktaş’ın mimari kimliğini oluşturan birçok yapının üstünde var. İlk akla gelenler; Barbaros Bulvarı’nda günümüzde Sabah ve ATV’nin kullandığı Camhan. Yine aynı bölgede yer alan şimdi TEB’in kullandığı Dışbank Genel Müdürlük binası ve PTT’nin Gayrettepe’deki binası. Akatlar’daki İSOV Lisesi…

Söyleşi: Görkem Kızılkayak
Fotoğraflar: Gökhan Tan, Görkem Kızılkayak

İsterseniz sondan başlayalım. En son hangi projeyi yaptınız?

En son Ardahan’daki üniversiteyi yaptım. Bir sene oldu. Ardahan biliyorsunuz bizim memleketimizin biraz ihmale uğramış bir bölgesi. Gürcistan ve Ermenistan sınırında, en doğudaki ilimiz. Ama çok kahramanlar yetiştirmiş bir il. Oraya bu üniversiteyi yaparken bir tesadüf, bir tanışma meselesi oldu, davet ettiler, kalktım gittim. Su yok, elektrik yok, yol yok. Rektörle tanıştık. Onlara çok yardımcı oldum. Oraya çok güzel bir üniversite kurduk. Şimdi 4000 öğrenci okuyor orada… Çok modern bir üniversite oldu. Ardahan’ın havası değişti. Ardahan Belediyesi de bunu görünce “Levent abi bize de bir şeyler yap” dedi. Onlara da belediye binası çizdim. Bunları sudan ucuz fiyatlarla yaptım.

Milyonlarca metrekare projelendirdik fakat benim en çok iftihar ettiğim “Dumlupınar Zafer Anıtı” oldu. Ondan sonra Kıbrıs’taki “Özgürlük ve Çıkartma Anıtı”, sonra bir de Magosa’da üniversitenin içinde bulunan “Atatürk Anıtı”. Bu üç anıt enteresandır. Bu üçü de alışılmış anıtlar değil. Mesela Magosa’daki anıt bir çelik anıttır, Atatürk’ün heykeli değildir. Atatürk’ün fikirlerini ifade eden bir anıttır. Atatürk’ün “Beni görmek demek mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir” sözünden ilham alarak yaptığımız bir anıttır. Bir alev gibi bir anıttır. Dumlupınar’daki anıt iki devirli bir müsabakaydı. 1964’te kazandık. Yani Atatürk’ün “Hiç şüphe yok ki Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli burada atıldı” dediği yerdeki anıttır. Anıt tek bir kütle değil. Açık, içinde gezilebilen, içinden savaş meydanlarını seyredebileceğiniz bir anıt. Bu anıtta yazı, söz yok fakat şekillerle bir ifade var. Bir takım üçgenler var. İlk üçgen Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışı… Hemen karşısına ters bir üçgen gelir. Padişahın “yakalayın bunu, idam edin” emrini temsil eder. Ondan sonra bir hamle daha: Amasya Tamimi! Bir tane daha: Büyük Millet Meclisi’nin kurulması! Hemen karşısına iç isyanlar. Devamlı bir çarpışma!
İnönü’nün bu anıt için çok güzel bir sözü var. Diyor ki yarışma şartnamesinde; “Memleketimizin yetişmiş sanatçılarından, geçmiş nesillerin acısını, gelecek nesillerin azim ve iradelerini yerine getirmelerini dileriz”. Bir sürü güçlüklerle karşı karşıyayız, her zaman olmuşuz. Düşmanlarla, iç isyanlarla, içtekilerle, dıştakilerle hep uğraşmışız ama sonunda zafere ulaşmışız ve Cumhuriyetimizi kurmuşuz. Bu anıtın yarışmasını kazandığımız zaman 34 yaşındaydım. Şimdi 88 yaşındayım. Aynı heyecanı duyuyorum, çok enteresandır.

Mimarinin bir kere insanlığa ve içinde çalışanlara hitap eden bir fonksiyonu lazım. Ben buraya heykel yapacağım diye içerideki fonksiyonu ihmal edemezsiniz. İçerideki fonksiyonu ihmal ederseniz o bina bina değildir bence… Bir kere o fonksiyonu tam olarak ifade etmek lazım. Şimdi yapılanlar bir takım yüksek yüksek binalar. Bizim ilk yüksek binamız (Maya Binası) çok enteresan bir binadır. Onun ortasında bir çekirdek vardır. O çekirdek ana taşıyıcıdır. Fonksiyonu çok iyidir bu binanın. Gayrettepe’deki telekomünikasyon binası da fonksiyon açısından iyidir.

İstanbul New York değil. New York’un temeli çok sağlam. İstanbul tarihi bir şehir. Bu tarihi örtmemek lazım. Öyle binalar yapıyorlar ki bu tarihi binalar gözükmez hale geldi. O yüksek binaları görünce şaşırıyorum. Ne lüzumu var kardeşim? Sen oturur musun 50. katında bir binanın? Kediden, köpekten, taştan, çiçekten, yerden uzakta yaşanır mı?

Boğaz’da yüzmeye ne zaman başladınız?

Ben 1947’de Yüzme İhtisas Kulübü’ne girdim. Orada jimnastik öğrendim. Aletli jimnastik İstanbul şampiyonu oldum. Sonra yüzmeyi öğrendim. Orada bizim Suat abimiz (Erler) vardı. Rahmetli Suat abi Yüzme İhtisas Kulübü’nü kurmuş ve çok disiplinli, çok güzel bir eğitim merkeziydi. Yüzlerce insan yetişti. Oradan olimpiyatlara adam yolladık biz. Oradan 10 sene arka arkaya Türkiye Su Topu şampiyonu olduk. O sıralarda, 1950’lerde filan, Suat abiyle beraber beş-altı kişi Rumelihisarı-Kandilli arasında yüzerdik. O zaman vapur da yok. Boğaz antrenmanlarına böyle başladık. Daha sonra bizim arkadaşlarımız Kavaklardan Kız Kulesi’ne yüzdü. Mesela Allah rahmet eylesin Nejat Nakkaş yüzdü. Gündüz arkadaşımız, Mithat Candan yüzdü. 1988’de ilk defa Boğaz yarışına girdik 64 kişi. Sonra bu yarışlara devam ettik. Yarış Yüzme İhtisas Kulübü’nden başlardı. Doktorlar gelirdi, muayene ederlerdi insanları. Bu işler aşağı yukarı 10-15 sene devam etti. Bizim kulübümüzde ben başkanlık yaparken, Milli Olimpiyat Komitesi Üyesi Turgay Peker bu yarışları Milli Olimpiyat Komitesi’ne aldı. Bu yıldan itibaren Kandilli’den Kuruçeşme’deki Cemil Topuzlu Parkı’na yüzülmeye başlandı. İlk günden beri bu yarışlara giriyorum.

Kaç madalyanız var?

70 yaşımı geçtikten sonra iki birincilik, altı ikincilik, beş üçüncülüğüm var. Bir hata yapıyor Milli Olimpiyat Komitesi… 70 yaşına kadar FINA kurallarına göre derecelendirme yapıyor. 70’den sonra “70 üstü” diyor. Kardeşim ben gelmişim 88 yaşına, 70 üstü olur mu? Komitede beni severler, her sene bana bir numaralı şapkayı verirler. 1000 kişi de girse 2000 kişi de girse ben bir numarayla yüzerim. Her sene de bitiririm yarışı. Ama diyorum ki 70’e kadar alafrangasınız, 70’den sonra alaturka! Olur mu? Hâlbuki olimpiyatlarda 75 yaş var, 80 var, 85 var, 90 var, 90 üstü var. Koyun o dereceleri de… Ama Boğaz yarışı bütün dünyanın rağbet ettiği bir yarış oldu. Güzelliği şurada; Atatürk 23 Nisan 1920 tarihini çocuklara armağan etti. Bütün dünyadan çocuklar bir araya geliyor. Boğaz yarışı da öyle… Endonezya’dan, Amerika’dan, İngiltere’den, Almanya’dan, Rusya’dan, her taraftan gelen var. Her meslekten, her dereceden insanlar var. Güzel oluyor doğrusu…

Boğaz da yüzmek de zor değil. Çünkü akıntı var. Tabii ters akıntı da var. Bir keresinde yüzüyoruz. Lodos olduğu zaman ters akıntı oluyor. O sene bizim arkamızdan yelkenliler de yarışa giriyordu. Kuvvetli lodos nedeniyle hiçbiri bitiremedi ve o sene Boğaz’da çok yelkenli battı. Biz o yarışı bitirdik ama zorlandık. Benim aynı mesafeyi 1 saat 10 dakikada da, 2 saatte de yüzdüğüm oldu. Mesela Bebek’te ters akıntı vardır. Bebek’e bir girdiniz mi bitiremezsiniz yarışı. Yarıştan önce bana gelip soruyorlar, “Levent abi nasıl yüzelim?” Diyorum ki şöyle yapın, şunlara dikkat edin. Geliyorlar “Abi dediğin gibi yüzdüm, kategorimde birinci oldum” diyorlar. Boğaz’da yüzmenin esası şu: Boğaz’ın ortasında akıntı akar. Onu takip ederek ve köprülerin ortasını tutarak yüzerseniz başarırsınız. Fakat Cemil Topuzlu Parkı’na çıkmak zordur. Çünkü akıntı sizi alır götürür. 1990’lı yılların başındaki bir yarışta yüzüyorum. Köprüyü geçmişim Kız Kulesi’ne doğru gidiyorum. Dediler ki seni alalım. Ben tabii biliyorum akıntıları, kıyıya yüzdüm. Kıyıdan geri yüzüyorum, Ortaköy’de kulüptekiler beni çıkartmaya çalışıyor. Diğerleri de “bırakın onu yüzer, yüzer” diye bağırıyor.

Benim bir lastik botum vardı. Belime bağlarım, Ortaköy’den Kuleli’ye, Kuleli’den karşıya giderim. Oradan bu tarafa (Ortaköy’e) gelmek isterim ama akıntı izin vermez. Ta Dolmabahçe’ye düşerim, Dolmabahçe’den de ters akıntıyla kulübe dönerdim.

Meis Adası’ndan Kaş’a yüzdüm. Orada da yarışlar oluyor ama oradaki biraz karışık. Boğaz yarışının sponsoru var. Doğrusu çok muntazam bir yarış tertipliyorlar. Yüzücülerin korunması, onların kollanması çok önemli. Bir gün yüzüyorum… Yüzerken yüzücüler birbirine çarpar. Ben onun için açıktan yüzüyorum. Böyle biri geldi çarptı. Baktım, kimse yok. Meğerse yunusmuş. Geldi azizim böyle, keratayı bir yakalasaydım hızlanacaktım. Herhalde “böyle mi yüzülür, adam gibi yüzsene” diye bir omuz attı. Bir yarış daha aklıma geldi. Suat abinin döneminde, 1950’li yıllar, Rumelihisarı-Kandilli arasında yüzüyoruz. Bizden yaşça büyük ufak tefek Arap Kemal diye bir arkadaşımız vardı. Yüzerken Arap Kemal birden bire motor takmış gibi zızzt diye gitti ve yarışı bitirdi. “Kemal sen ne yaptın”, diye başına gittik. Meğerse yüzerken yakınına bir fok çıkmış bunun. Ödü kopmuş, o hızla basmış gitmiş. Meis yarışına dönecek olursak; dediler ki abi gel Meis’te yüz. O uzun bir hikâye… Dört buçuk saatte bitirdim yarışı. Çok ters yerlerden yüzmüşüm. Hatta bana iki madalya verdiler. Sonra geçen sene yüzdüm. Dediler ki “abi sana bir kılavuz verelim, o kılavuza göre yüz”. O kılavuza göre yüzdüm kardeşim, yedi saatte geçtim. Yedi saat durmadan yüzdüm. Akıntı da vardı, dalga da vardı. Sırt üstü yüzüyorum, dalgalar üzerimden akıyor. Gözlerim o kadar yandı ki dışarıya çıktığım zaman hiç kimseyi göremedim.

Başka anılarınız var mı?

Olmaz mı? Almanya’dan Mare televizyonundan geldiler. Dediler ki biz seni işittik, senin filmini almaya geldik. İyi güzel kardeşim, ne yapacağız? Dediler ki Boğaz’da yüzeceksin. İyi de siz mayısta Boğaz’daki suyun kaç derece olduğunu biliyor musunuz? Yo ama bizim hatırımız için yüz dediler. Su o gün 14 dereceydi. Dedim ki kardeşim bu suda yüzülmez. Sonra bir dalgıç elbisesi gibi bir şey giydim. Onunla yüzdüm. Fakat o elbiseyi giyerken arkasını tam ilikleyememişiz, azizim suya bir atladım, oradan buz gibi bir geldi, buz kestim. Şimdi olsa kalp kaldırmaz onu.

Başka bir anım daha var. Biz Suat abi zamanında temmuz, ağustos, eylül, ekim, kasım, aralık aylarında her cumartesi-pazar yüzerdik. 1950 yılında Aralık ayının 31’inde bir yüzme yarışı yaptık. Azizim bir depar verdiler, bir atladım suya ve yandım. Kim ısıtmış bu suyu bu kadar, kaynar su… Meğerse çok sıcakla çok soğuk aynı tesiri yaparmış. Su 4 dereceydi.

Bu sene Boğaz yarışında yüzecek misiniz?

Yüzeceğim Allah kısmet ederse… Yine bir numarayla yüzeceğim.

 

* “Akıntıya Karşı Yüzmek”, B+ Dergisi, Sayı 1, Sayfa 54-57, 2008. (Söyleşi Ece Çağlar, Fotoğraflar Nurcan Volkan)

Haberi Paylaş:

Beşiktaş Belediyesi


BKS logo

© 2018 Beşiktaş Belediyesi. Sitedeki tüm metin ve görseller Beşiktaş Belediyesi'ne aittir. İzinsiz kullanılamaz.

F5 İletişim