BEŞİKTAŞ
16 Nisan 2021

“HAYATI TERS YAŞADIM”

“Hayatı Ters Yaşadım”

BBC’nin kült belgesellerinde yıllarca yapım yönetmenliği yapan Sevim Berker’le 1976’dan beri oturduğu Etiler’deki evinde buluştuk. Argonotlardan Troya Savaşı’na, Yaşar Kemal’den Sir David Attenborough’a uzanan, ona göre sıradan, bize inanılmaz gelen hayat hikâyesini dinledik.

Söyleşi: Görkem Kızılkayak Fotoğraf: Sevim Berker Arşivi

İstanbulluyum. Annem Fransızdı. Onun için Fransızcam çok iyiydi. Annem koleje gitmemi istiyordu, babam Notre Dame de Sion’a… Robert’e 1950 yılında girdim. Üç gün üst üste sınav yapılırdı koleje girmek için. İki gün sınavdan sonra annem beni Bebek Bahçesi’ne götürdü. Orada oynarken düştüm, bacağımı kırdım. Üç-dört ay alçıda kaldı ayağım. Üç ay sonra alçı çıktı ve bacağımın yanlış kaynadığı söylendi. Alçıyı çıkaran ve röntgeni çeken adam anneme, “Kızınız her zaman topal kalacak” dedi. Ertesi sabah annem öldü. O sırada bir akrabamız beni koleje götürdü. Oradaki müdür acıdı ve üçüncü günün sınavını yaptı ve beni daimi yatılı olarak koleje aldılar. Onun için benim Robert’teki bütün arkadaşlarım ya Bursalıdır, ya Ankaralıdır, ya da Zonguldaklıdır.

Hayatımı biraz ters yaşadım. Amerikan Kız Koleji’nde okuyordum. Nispeten iyi bir öğrenciydim. Amerika’daki MIT’nin inşaat mühendisliği bölümünden tam burs kazanmıştım. Babam izin vermedi, “Amerika’ya gidemezsin!” dedi. Ben de onun üzerine okulu bırakıp evlendim. Ondan sonra çocuğum oldu. Daha sonra kalp ameliyatı oldum. Çünkü kalbim de hastaydı ve beni Amerika’ya yollamamalarının sebeplerinden biri buydu. Kasımpaşa Lisesi’nden bir lise diploması aldım. İstanbul Üniversitesi’ne gittim, gazetecilik okudum. O sırada Süheyl Ünver’i tanıdım. Bakış açısını o kadar beğendim ki onu takip ederek tezhibe merak saldım. 1962-1969 yılları arasında talebesi oldum. Çok severdim Süheyl Ünver’i…

Tercüman gazetesine girip Cihat Baban’a yardım ettim. Çünkü onun İngilizcesi zayıftı, benim İngilizcem kuvvetliydi. Dış politikayla uğraşıyorduk. Basın kartı alana kadar Tercüman gazetesinde çalıştım. 1969 yılında boşandım ve boşanınca gazeteden kovuldum. BBC ile tanışmam o döneme denk gelir. Yazdığım bir yazı Türkiye’de yayımlanmamıştı. O yazı Tercüman gazetesine biraz ters düşmüştü. BBC beğendi ve yayımladı. İran Şahı ile ilgili bir yazıydı. Halkın onu sevmediğini ve İran’ın kaynadığını yazmıştım. İran Şahı o sırada büyük bir düğün yapmıştı. O düğüne ben gitmemiştim ama arkadaşlarım bana anlatmıştı ve halkın resimlerini göstermişti. Tercüman’dayken İran Şahı’yla iki kez röportaj yapmıştım. Onu tanıyordum. Yazıyı 1967’de yazdım. 1978’de olay oldu. Bana hiç sürpriz olmadı. Ama böylesini de beklemiyordum. Küçük bir yazıydı ama beni BBC’ye kabul ettirdi.

1969-1976 yılları arasında İsrail Konsolosluğu’nda ticaret ve basın ataşelerinin yardımcısı oldum. Orada da BBC’yle alakam vardı. 1980’lerin başında bir büyük belgesel çekeceklerdi Truva Savaşı hakkında… Çalıştığım ilk film BBC’nin “In Search of Trojan War” filmi oldu (1985). O sırada da askeri idare var Türkiye’de. Bir de “Midnight Express” kompleksi var. Her gelen yabancı Midnight Express’i çekecek zannediliyor. Onun için izinleri almak zor. Biz Truva Savaşı’nı çekeceğiz. Ama askerler Truva Savaşı ne, Truva kim, Truva bizimle ilgili mi gibi sorular soruyorlar. Zor şeyler yaşadım. Halbuki ben Truva bizim demeye çalışıyorum. Ne farkımız var? Hepimiz karışığız. O belgeselin izinlerini aldım ve o günden itibaren BBC’nin buradaki belgeselcisi oldum.

En sevdiğim, en çok eğlendiğim filmdi. Ötekilerde eğlenmedim çünkü bilmiyordum bu işin ne kadar ciddi bir iş olduğunu. Çok keyifli bir filmdi. Herkes birbiriyle uyuşuyordu. Michael Wood diye bir tarihçi sunuyordu belgeseli. Belgeselde bana arkeolojiyi öğreten, sevdiren Ekrem Akurgal da vardı. Çok severdim Ekrem Bey’i. Onunla saatler, günler geçirmiştim.

Belgesel çalışmalarım 1999 yılına kadar sürdü. Yalnız BBC değil, Amerikan PBS’le de çalıştım. Kanuni Sultan Süleyman’ın İngiltere’de ve sonra Amerika’da bir sergisi oldu. PBS için onun filmini çektik. Çok iyi bir belgesel oldu. İzleyenler çok sevdi. Belgesel bütün dünyada gösterildi. Emmy’ye aday oldu ama kazanamadı.

Hep 16 mm filmle çalışırdık. Video film hiç çekilmezdi. İngilizlerde hiç laubalilik yoktu. Türk belgeselcilerle de bir süre çalıştım. Ama İngilizlerin çalışma temposuyla Türklerinki aynı değildi. Öyle bir disiplin vardı ki ben ona alışıktım. Amerikalılar da öyleydi, hatta daha fenaydılar.

Troya belgeselinden sonra “Footsteps” belgeselinde görev aldım. Xanthos’ta kazı yapan, bulduklarını izinle İngiltere’ye götüren bir İngiliz arkeolog vardı, adı Charles Fellows. Bütün bulduklarını İngiltere’ye götürdü. Belgesel, Fellows’un yurt dışına götürdüğü eserleri ve bunları nasıl yurt dışına götürdüğünü anlatıyordu.
Yunan mitolojisindeki Argonot hikâyesini biliyorsunuz. Ege’den Gürcistan’a altın postu bulmaya giden kahramanlar. Altın postu alırken Argonotların önderi Iason, Medea’yı görüyor. Birbirlerine âşık olup birlikte geri dönüyorlar. Argonotlar belgeseli bütün bu rotayı izleyen bir ekspedisyondu. Üç buçuk ay sürdü. Bu belgesel için yarısı Cambridge yarısı Oxford’un kürek takımlarından kürekçiler geldi. Türkler de vardı. Engin Cezzar vardı mesela. Çekimlerin bir noktasında Gürcistan’a geçmemiz lazımdı. O güne kadar Sarp Kapısı’ndan yalnız II. Dünya Harbi’nde bir ajan değişimi yapılmış. Ondan sonra Sarp Kapısı kapalıydı. Mesut Yılmaz bakandı. Onunla konuşmak gerekiyordu. Bütün izinleri aldım. Bunun için Ankara’ya 30 defa git gel yaptım. Film ekibi 30 Temmuz 1984 günü Sarp Kapısı’ndan geçecek. Artvin’e geldik. Fakat “Hayır geçemezsiniz, bugüne kadar kimse geçmedi” dediler. Artvin’de emniyet müdürü beni karşıladı. Çok efendi bir adam. Yanıma da bir polis memuru verdi. Bir saat Mesut Bey ile telefonda konuştuktan sonra her şey halloldu. Ertesi sabah Sarp Sınır Kapısı’na geldik ki çok enteresan, bir taş çit var, başka bir şey yok. Karşı tarafta Gürcü veya Rus askerleri var, bu tarafta Türk askerleri… Film ekibini sorunsuz bir şekilde Gürcistan’a yolcu ettik. Altı bölümden oluşacaktı. Fakat çekilirken büyük kavgalar oldu. Çekildi ama dört bölüm oldu. Çok muvaffak olmadığını söyleyebilirim. Bu benim kabahatim değildi (gülüyor).

BBC döneminde 18 filmde çalıştım. Bunların bir tanesi reklam filmiydi. Bir tanesi de “Rates of Exchange” adında çekilemeyen bir sinema filmiydi. Hayali bir komünist memlekette geçen eğlenceli bir film olacaktı. Ankara, kitabın yazarı Malcolm Bradbury’nin hayalindeki memlekete çok benziyordu. 1985 veya 1986 yılları olmalı. Askeri rejim devam ediyordu. Türk yetkililere ne kadar anlatsak da bu filmin Türkiye’ye ait olmadığını, eğlenceli bir film olduğunu inandıramadık. Bunun üzerine para da yetmedi ve bütün hazırlıkların sonuna gelmemize rağmen film yapılamadı.

Sir David Attenborough’nun sunduğu “First Eden” filminde çalıştım. Müthiş bir adamdı. Ağabeyini Çanakkale Savaşları’nda kaybeden Patsy Adam Smith’in sunduğu “Anzacs” (1986) belgeselinde görev aldım. 1985’ten 1988’e kadar Arkeolog John Romer’le birlikte “Testament” belgeselinde çalıştım. Adından da anlaşılacağı gibi dinle ilgili bir belgeseldi. Romer çok enteresan, çok bilgili bir adamdı. Ama din karşıtıydı. Başladığı şekilde bitmeyen bir belgeseldi. Çünkü o gün bile dünyanın hazır olmadığı bir işti. PBS’de yayınlanan belgeselin yapımcısı ve yönetmeni Mischa Scorer’dı (Emmy ödüllü İngiliz belgesel sinemacı).

1993 yılında BBC’nin Yaşar Kemal’in hayatını anlatan “Childhood” belgeselinde çalıştım. Yaşar Bey çok zor bir insandı. Osmaniye’de kendi köyünde çektik belgeseli. Kendisi çok az kaldı bizimle. Çok enteresan bir hanımı vardı. Bütün tercümelerini o yapmıştı. Kıskanç olmasına rağmen müthiş bir kadındı. Beni bu projede en çok etkileyen Tilda Hanım’dı.

Lale Mansur Yaşar Kemal’in annesini, Berhan Şimşek de amcasını canlandırıyordu. Bütün ekip bir ay köyde kaldık. Otel, çok berbat bir oteldi. Herkesin canı çok sıkılıyordu. Bilhassa Lale Hanım’ın. Belgeselin hem prodüktörü hem direktörü James Runcie çok dindar bir beydi. Canterbury başpiskoposunun oğluydu.

1993’te kalp ameliyatı oldum. Kendimi çok iyi hissetmiyordum. O sırada torunumun problemleri başladı. Ben de işi bıraktım ve torunumla meşgul oldum. Torunum muhteşem bir insan oldu. BBC’den daha önemliydi bu benim için. Kendi oğlumla aramda 20 yaş farkımız var. Herhâlde ona çok iyi anne olamadım. Çok gençtim. Çalışmak ve öğrenmek istiyordum. Torunuma daha iyi annelik ettim.

Bugün yaptıklarımdan dolayı kendimi iyi hissediyorum. Ama ben tarihçi olmalıydım. Bizans tarihi konusunda uzmanlaşmalıydım. Çok ilgimi çekiyordu. Bizans tarihi Türkiye’de hiç okutulmaz, Avrupa’da da okutulmaz. Babam Roma tarihçisiydi. Viyana’da okudu. Ama sonra esnaf olmuştu. Onun yaşamı da aynı benim gibi oldu. Babası istediği işi yapmasına izin vermemiş. Babam da bana aynı şeyi yaptı.

b+ / 32. sayı / ilkbahar 2021

Derginin tamamını okumak için tıklayınız.

Haberi Paylaş:

Beşiktaş Belediyesi


BKS logo

© 2021 Beşiktaş Belediyesi. Sitedeki tüm metin ve görseller Beşiktaş Belediyesi'ne aittir. İzinsiz kullanılamaz.

F5 İletişim