BEŞİKTAŞ
29 Nisan 2021

BEŞİKTAŞLI SEVGİLİ

BEŞİKTAŞLI SEVGİLİ

Cahit Sıtkı Tarancı’nın gönlünü kanatlandıran, sonsuza dek onun hayal halvethanesinde hüküm süren sevgili Beşiktaşlıdır. O sevgiliye şiirlerini ithaf etti; o şiirlerde aşk yarasını, sevgilisinin vefasızlığını anlattı. Mustafa Alp Dağıstanlı, gençliğini Beşiktaş’ta geçirmiş ünlü şair Cahit Sıtkı Tarancı’nın gizemli sevgilisini ve Beşiktaş tutkusunu araştırdı.

Yazı: Mustafa Alp Dağıstanlı
Fotoğraflar: Cengiz Kahraman Arşivi

En ünlü şiir kişilerimizden biri Abbas. Onu ünlü kılan şiiri Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956) yazmıştı. Önce, sahneyi bir kere daha Abbas’a bırakalım:

ABBAS
Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.

Cahit Sıtkı, 1931’de Galatasaray Lisesi’ni bitirmiş, Mülkiye Mektebi’ne girmişti. Mülkiye o sıralarda Yıldız’daydı, şimdi Yıldız Teknik Üniversitesi yerleşkesinin olduğu yer. Cahit Sıtkı’nın dört beş yıl sürecek Beşiktaş hayatıyla, hiç bitmeyecek “Beşiktaşlı” aşkı işte o zaman başladı. Beşiktaş’tan getirilecek bu ilk sevgili kimdi peki? İnternette minik bir soruşturma yapsanız karşınıza çıkacak bilgi şu: Vedat Günyol’un kardeşi Mihrimah Hanım. Fakat platonik bir aşkmış bu, Mihrimah’ın haberi bile olmamış. Yıllar sonra Cahit Sıtkı bu sırrını Paris’te, Vedat Günyol’a açmış, o da “Cahit, keşke söyleseydin. Mutlaka seninle evlenmesini isterdim” demişmiş! Mihrimah Hanım’ın hikâyesini asıl, Şiir Hikâyeleri üstadımız Haluk Oral biliyor, yazarsa merakla okuyacağız.
Gelgelelim, “Beşiktaşlı sevgili” meselesi birazcık karışık bence. Melih Cevdet Anday, “Abbas” şiirindeki sevgiliyi sorduğunda, Cahit Sıtkı, böyle bir sevgilisi olmadığını söylemiş. Ziya Osman’a askerden yazdığı 30/31 Mayıs 1942 tarihli mektubunda da şöyle diyor: “… bilfiil hayatıma, evime, koluma, saadet tasavvurlarım arasına girmiş bir kadın yahut genç kız henüz yoktur.” Dolayısıyla, “Abbas” şiirindeki sevgili, Mihrimah olsa da, bu aşk platonik olmaktan çok daha zayıf bir hayal gibi görünüyor bana. Beşiktaş’tan getirilecek sevgili Mihrimah değil gibi.

Cahit Sıtkı’nın Ekim 1940’ta yayımlanan “Hayal Ettiğim Şey” şiiri “Beşiktaşlım için” ithafını taşır. 19 Temmuz 1942’de Ziya Osman’a yazdığı mektupla gönderdiği “Kıtadan Mektup” şiiri için de “Beşiktaşlı sevgiliyedir” der. Bu şiirleri ve ithaf taşımasa da içinde Beşiktaş, Beşiktaş’ta yaşanmış aşk, sevgili geçen hiçbir şiiri gerçek olmayan bir sevgili için yazılmamıştır. “Hayal Ettiğim Şey”deki hayal bile gerilerde kalmış bir yaşanmışlığın hayalidir. “Ne haber eski aşk yarasından!” diye sorar. Mihrimah Hanım için yazdığı iddia edilen “Sevdalı” şiiri de, aslında gerçek, yaşanmış bir aşk için, etine değdiği bir kadın için yazılmıştır. Öyle olmasaydı, platonik bir aşkın bu aşktan habersiz kadınına “Vefasız çıktın Beşiktaşlım” diye hitap edebilir miydi? Vefasızlığın zemini yaşanmışlıktır, yaşanmamış bir ilişkide vefasızlık olamaz.

Nitekim, yukarıda sözünü ettiğim 30/31Mayıs 1942 tarihli mektup da yaşanmış bir aşkı anlatır açık seçik: “… şimdiye kadarki sevgililerimden ancak birisi –belki aşkıma kısmen mukabele etmiş olduğu için– hâlâ hayal halvethanemde hüküm sürmektedir.”

Beşiktaş’ta bir sevgiliden, Beşiktaş’ta yaşanan aşktan bahsettiği çok şiiri var Cahit Sıtkı’nın ve bunların hiçbiri platonik bir aşka uymuyor zaten. İki örnekle yetinelim:
Beşiktaş’ta gün görmüş bir bahçede
Nisan akşamlarının en tatlısı
Sevdiceğim ondördünü sürmede
Bende gönüllerin en kanatlısı
(Aşk Masalı’ndan)

KAVS-İ KUZEH
Yalnız aşıklara mahsus
Şeffaf yaz akşamlarında,
Misafiri olduğumuz
Gün görmüş çamlar altında,
Kolumun çizdiği kavis,
Sarmak için yar belinden,
Kavs-i kuzehlerle ikiz
Çıkmıştır Tanrı elinden
[Kavs-i kuzey, gökkuşağı demektir.]

Diyeceksiniz ki, şiir bu, gerçekle örtüşmesi gerekmez. Doğru, ama Cahit Sıtkı sadece duygularını değil, yaşantılarını da şiire geçirmeyi seven bir şair. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın deyişiyle, Cahit Sıtkı, “Şiiri doğrudan doğruya hayatında arıyordu. Fakat hayattan gelenleri daha az işlenmiş, daha az değişmiş olarak veriyordu”. İyisi mi, biz Beşiktaş’ta başlayan bu aşkların izini sürelim, durum daha iyi anlaşılacak.

Cahit Sıtkı’nın hayatıyla, özellikle aşklarıyla ilgili kaynaklarımız sınırlı, en önemlileri şunlar: Galatasaray Lisesi’nden beri kardeş kadar yakın arkadaşı Ziya Osman Saba’ya mektupları, Saba’nın Cahit Sıtkı’nın ölümü üzerine Varlık dergisinde dört sayı devam eden yazı dizisi “Cahit’le Günlerimiz” ve Cahit Sıtkı’nın şiirleri.
“Mülkiye Mektebi yatılı ve üstelik Cahit daimi yatılıydı”, diye anlatıyor Ziya Osman, “ama talebeler, biten derslerle başlayacak mütalaa arasında birkaç saat serbest bırakıldığından, arkadaşımı, istediğim akşamüstü, yeni mektebine, görmeye gidebiliyordum. Bahçede çimenlere uzanıveriyorduk. Bana her seferinde de yeni şiirlerini okuyordu.”

Cahit Sıtkı’nın başı hiç de hoş değildi derslerle Mülkiye Mektebi’nde. Aslında dersleri boşlaması liseye başlamasıyla çakışıyor gibi, bir söyleşide kendi anlatıyor bunu: “… liseden başlayarak matematik, fizik, kimya, tabiat bilgisi beni sıkmaya başladı. Buna karşılık, edebiyat tarafım gelişiyordu.”

Ziya Osman, Mülkiye Mektebi bahçesinde çimenlere uzanmış vaziyette geçirdikleri şiir saatlerinde “görüyordu ki, Baudelaire’in yardımıyla da olsa, yavaş yavaş kendini buluyor, sanatı kıvama ereceğe benziyordu”.

Erdi de. Peki, Mülkiye dersleri? Oradaki performansını demin sözünü ettiğim söyleşide şöyle anlatıyor Cahit Sıtkı:
Olağanüstü bir nisan günüydü. Üçüncü derse girme zili çalmıştı. İçimde bir pirelenme vardı. Bu havada derse girilir miydi? (…) Böyle bir günde Medeni Hukuku dinlemek mi, yoksa dersten kaçıp çimenlere uzanmak ya da kırlarda dolaşmak mı? (…) çimenlere uzanarak bahar üzerine bir şiir düşünmeye başladım. (…) yanı başımda bir ses duydum: ‘Ne o, Cahit Bey, derse girmediniz mi?’ İstifimi bozmadan, hiç düşünmeden cevap verdiğimi hatırlıyorum: Hayır efendim, hava o kadar güzel ki, derse girmeye gönlüm elvermedi.
Cahit Sıtkı’yı çimenlere uzanmış şiir düşünürken rahatsız eden kişi, okulun müdür yardımcısıydı.

Ziya Osman’a anlattığı bir başka olay, Cahit Sıtkı’nın haşarılığını biraz daha iyi gösteriyor. Okulun idare amiri, vaktinde kalkmayan öğrencilerin üstüne kitliyormuş yatakhane kapılarını. Cahit Sıtkı bir gün yatakhanenin penceresine merdiven dayayıp arkadaşlarını tek tek kurtarmış esaretten.

Yıldız’ın kırlarından ibaret değildi Beşiktaş’ın cekiciliği. Ziya Osman’a kulak verelim: “O akşamüstü izinlerinde, yokuş aşağı kolayca iniliveren Beşiktaş; hemen oracıkta, çarşı içindeki meyhanelerden taşan, alkol kokulu, ılık, sonunda paltomuzu çıkartıp meyhaneciye rehin bırakmaya mecbur edici … hava; sonra hafta izinlerinde, Beyoğlu’nun, daha büyük dostlarla kadeh tokuşturulan büyük meyhaneleri, bütün bunlar, sınıf dönmelere [sınıfta kalmalara] malolmakta gecikmemişti.”

Ziya Osman Saba, sadece Cahit Sıtkı’nın değil, bütün arkadaşlarının, onu tanıyan herkesin üstüne basa basa söylediği üzere melek gibi, hiçbir aşırılığı olmayan, dürüstlükten zerre kadar ödün vermeyen biriydi, bir iyilik timsaliydi, canlı kanlı bir sevecenlik abidesiydi, kötülük bulaşmayan, yanlışlık barındırmayan bir insandı. E, Matmazel Blanche’ı da tanımıyordu hâliyle! Cahit Sıtkı “bu netameli matmazel”den habersiz olduğunu öğrenince Ziya Osman’ın, “saflığına gülmüş”tü. Ama Cahit Sıtkı da bu hanımla “şöyle bir tanışmak”la kalmış. Çünkü o sırada Beşiktaş’ta başka bir şey de kıvılcımlanmakta, ateş büyümekteydi. O ateş, işte, Abbas’ın getireceği sevgiliydi. Bu ateşin izini Cahit Sıtkı’nın şiirlerinde sürebiliyoruz.

Ta 1949’da, Ziya Osman’ın anlattığına göre 1951’de yine aşık olup evlenmeden iki yıl önce bile, “Kış Gecesi Rüyası” şiirinde de bu aşktan bahseder:
Mektepten kaçtığım o şahane günlerdeyim
Daha ne derdi ne mihneti kapımı çalmış
Hiçbir ders girmiyorsa kafama ben n’eyleyim
Tam imtihan zamanı beni bir sevda almış

Cahit Sıtkı’nın 21, Beşiktaşlının 14 yaşında olduğu bu yangın, anlaşılıyor ki, sorunsuz değildi. Şairimiz, aşık olduğu Beşiktaşlıdan, sonraki yıllar içinde de “vefasız sevgilim” diye bahsetti durdu. Askerliğini yaptığı Burhaniye’den Ziya Osman’a yazdığı 19 Temmuz 1942 tarihli mektupta, Beşiktaşlı sevgilisinin “cinsiyetinin bütün incelikleriyle gençliğini tarumar etmek oyunu” oynadığını yazıyordu. Ama aynı mektupta anlattığı bir anekdot Cahit Sıtkı’nın çektiği aşk acısını biraz daha iyi gösteriyor, aynı zamanda, “Beşiktaşlı sevgili”nin platonik bir aşkın değil, kanlı canlı bir hayatın sevgilisi olduğunu:

“Mülkiye’de bulunduğum o tasasız günlerimdi. Bizim küçükhanımla her nedense dargın bulunuyorduk; daha doğrusu o darılmıştı bana; yoksa benim kimseye darılmayacağımı pekala bilenlerdensin. O zaman Sıddık Sami [Prof. Onar] üniversiteye yeni gelmişti. Biz de bu yaman ve çok değerli ve elan çok beğendiğim ve sevdiğim (beni döndürüp Mülkiye’deki dört senemi haram etmiş olmasına rağmen) hocanın gözüne girmek için fakültedeki seminer kurslarına arasıra uğrardık. Bir gün bir kaza oldu. Çocuklardan –hukuklulardan– birinin cebindeki bir tabanca her nasılsa patlayarak benim sınıf arkadaşlarımdan Cahit isminde bir çocuğun bacağına kurşun isabet etti. O akşam “Haber” gazetesinde bu kazadan birinci sahifede bahsedildi. Birçok eş dost beni zannetmişler; bu arada küçük ve her zaman aziz sevgilinin de, herkes gibi, vurulanın ben olduğumu zannetmesi tabii değil midir? Nitekim öyle oldu. Ertesi günü bir mektup aldım. Benden özür dilemeler, bana geçmiş olsunlar, beni nasıl sevdiğine dair yeminler vesaire vesaire… Hasılı bu kaza barışmamıza vesile oldu. Hikâyeyi anlattığım zaman ikimiz de bir hayli gülüştüktü. ‘Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimize.’

Bereket versin o arkadaşın da yarası çabuk kapandı, fakat heyhat ki benim saadetim bir aydan fazla sürmedi, gene münasebetsiz bir rüzgâr esti aramızda ve ben gene mutat uzletime dönmek mecburiyetinde kaldım.” (…) “İşte böyle mesut olamadım gitti.” “Sevenlere kurşun işlemez” mısraı bunun için mazur görülmelidir.
Ziya Osman durumu şöyle bildiriyor bize: “Cahit, Beşiktaşlısının evinin bulunduğu yokuşu dört yıl, aşk heyecanları içinde inip çıktı. Dört yıl sonra Mülkiye’den, Beşiktaş’tan ve Beşiktaşlıdan ayrılmak zorunda kalıyordu.”

Cahit Sıtkı, Mülkiye’den sonra Yüksek Ticaret’e yazıldı. Hayatını kazanma peşine de düştü, Beşiktaşlı sevgiliyi unutamadı, Paris’e gitti Beşiktaşlı sevgiliyi unutamadı, askere gitti Beşiktaşlı sevgiliyi unutamadı…

Bu arada başka kadınlarla ilişkileri oldu… Bunlardan ikisini askerden Ziya Osman’a yazdığı mektuplardan biliyoruz. Askerliğini Burhaniye’de sürdürürken yine on dört yaşında bir Boşnak kızına tutulmuştu. Tabii, Beşiktaşlı sevgili hep kafasında bir yerde duruyorken.

Cahit Sıtkı, Boşnak kızdan bahsettiği mektubunda şöyle diyor: “Sana tuhaf bir şey söyleyeyim mi, dikkat ettim, her beş altı senede bir böyle bana tutulan küçük bir peyda oluyor. Bilmem ki bende hoşlarına gidecek ne buluyorlar? Mamafih buna memnunum. Zira kadın hususundaki bedbinliğimi azaltıyor. Fakat nerede Beşiktaş’taki sevgilim? Onun üzerine yoktur ve olamaz. Bu işe (yaşamak, şiir yazmak, ilh…) onu sevmekle başladım, onu sevmekle bitireceğim.”

Cahit Sıtkı, gerçekten de Beşiktaşlı sevgiliyi unutamamıştır. “Aşk Masalı” şiirinin son dörtlüğü şöyledir ve ilk yayımlanış tarihi Beşiktaş günlerinden çok uzaktadır, 12 Temmuz 1947:
Ben değilim söz açan gelecekten
Var mı yok mu alemde bir o akşamlar
Hiçbir şey istemiyorum felekten
Bir daha seninle beraber olsam.

Gördüğünüz gibi, bu sevgili de platonik Mihrimah Hanım değildir, yoksa yaşamadığı birine nasıl “seninle bir daha beraber olsam” diyebilir ki? “Sen Yoksun ki…” şiiri de şöyle biter:
Hâlâ o penceredeyim, lakin sular ölgün;
Sen yoksun ki, vefasız, sularda ay görünsün.

Ziya Osman’a Paris’ten 22 Şubat 1940’ta yazdığı mektupta da Beşiktaşlı sevgiliyi unutamadığını görürüz:
“Fakat bu an ne güzel! Bu kahve, bu aperitif, karşı masada gülümseyen midinette [hafifmeşrep kadın], annem (görüyorsun ki sıra gözetmeden, rasgele söylüyorum), sen, Beşiktaş’taki vefasız fakat gene de sevgili sevgilim, şiir iştahım ve daha bir sürü nimetler!”

Cahit Sıtkı, 1943’ün ilk günlerinde askerden bir kaçamak yapıp İstanbul’a gelir, ilk gecesini halasında geçirir.
“Ertesi gün, Ayaspaşa’daki apartmandan çıkar çıkmaz ver elini Beşiktaş dedim. Yıldız’ı, eski Mülkiye Mektebi civarını, şimdi park olmuş olan eski Abbasağa Mezarlığı’nın çevresini derin bir melal (hüzün) içinde dolaştım. Yerli yerinde olan şeyler var fakat ya olmayanlar. Ben hem mevcudum hem namevcudum. Sık sık gözlerim yaşardı.”

Ziya Osman da aynı şeyi söyler: “Cahit, bir zamanlarki Mülkiye’nin bulunduğu Beşiktaş’a özel bir sevgiyle bağlı kalıyor, oraya sık sık gidiyor, orada yaşanmış yıllarının geri dönmemecesine geçtiklerine bir türlü inanmak istemiyordu.”

Bu durum ilk kez Şubat 1943’te yayımlanan bir şiirinde karşımıza çıkar:

YALAN
Ne var sanki park olduysa eski mezarlık
Yalandır, yıllar falan geçmemiş aradan;
Sen bermutad on dört yaşında, ben yirmi bir;
Güzelsen, aşıksam, alışmalısın artık.
Bahar geldi işte, düğünümüz ne zaman?
Ubeydullah Efendi daha ölmemiştir.
[Ubeydullah Efendi ünlü bir nikâh memuruydu.]

Beşiktaşlı sevgiliyi o kadar unutamamıştır ki, 1945 civarında, artık Ankara’dadır, İstanbul’a gelir. Eski sevgilisi Kadıköy’de Misak-ı Milli Sokak’a taşınmıştır. Tesadüf, Ziya Osman da ikinci evliliğini yapmış, orada oturmaktadır o sırada, pencereden Cahit Sıtkı’yı görür. Kendisine geldiğini zanneder, ama Cahit yürümeye devam edince çıkıp seslenir ve anlar ki, eski sevgilisinin evine gitmektedir.

Artık Abbas’la buluşup tanışmanın vakti. Abbas’ın kim olduğunu, Abbas şiirini de gönderdiği 6 Temmuz 1942 tarihli mektubunda Ziya Osman’a anlatıyor, ama ayrıntılı bir açıklaması daha var Cahit Sıtkı’nın. Şairimiz aynı zamanda bir hikâye yazarıydı. “Cumhuriyet” gazetesinde, 30 Temmuz 1944’te “Abbas” adlı bir hikâyesi yayımlandı, Cahit Sıtkı, orada, çocukken büyükannesinin anlattığı bir masalda Abbas’la karşılaştığını söyleyip bize de tanıtıyor: Memleketin birinde padişahın küçük oğlu, rüyasında gördüğü bir kıza aşık olmuş, sevgilisini bulmak için yollara düşmüş. Bir sürü felaketle karşılaştıktan sonra bir kuyunun yanında bitkin bir hâlde ak saçlı bir ninenin su çekmeye çalıştığını görmüş, yardımına koşup suyu çekmiş. Ak saçlı nine iki tel saçını koparıp delikanlıya vermiş, demiş ki: “Oğlum, başın darda kaldığında bu iki kılı birbirine sürtersin, bir dudağı yerde bir dudağı gökte bir Arap çıkar karşına. Adı Abbas’tır. Ne dilersen dile ondan.”

Masal burada bitiyor, Cahit Sıtkı’nın hikâyesi başlıyor. Hikâyeyi baştan sona anlatacak değilim, ama hikâyede de bir Abbas olduğunu bilin. Bu Abbas, askerliğini aynı Cahit Sıtkı gibi yedek subay olarak yapan hikâye kahramanının emir eridir: Mardin’in Midyat ilçesinin Cobin köyünden Abbas oğlu Abbas.

Hikâyemizin kahramanı da Cahit Sıtkı gibi içkiye düşkündür, bu çolak Abbas çok tatlı bir heriftir, komutanını da çok sever, bir dediğini sadece emir diye değil, gönülden istediği için iki etmez, hatta komutan bir istediyse o üç yapar.

Yine bir akşam, aynı “Abbas” şiirindeki gibi, komutanın arzusuyla Abbas kurar çilingir sofrasını. İşte akşamlardan o akşam, komutan Abbas’a da masaya oturmasını söyler. Çat pat Türkçe bilen Abbas’la başlar muhabbet, komutan rakıları sıralamaktadır… Bir ara İstanbul tüter gözünde komutanın, “İstanbul ve ilk sevgilim. Gençliğimin en güzel günleri! Şehzadeleğim tuttu, Abbas’tan medet ummak sevdasına düştüm.”

İstanbul’a gider misin, gitmez misin, başüstüne giderim… Komutan, masalın her dileği gerçek kılan Abbas’ın yerine koyarak bizim Abbas’ı, arzusunu söyler:
“Sen tramvay binecek, Beşiktaş inecek, ben sana adres verecek. Orda var bir kız, benim sevgili. Ben onu çok seviyor Abbas! Sen kaçıracak o kız, getirecek bana!”
“Başüstüne komutanım!”

Peki, bu hikâyedeki Abbas sadece bir hikâye karakteri mi? Bu diyalog geçti mi, geçmedi mi emin olamayız, ama bir Abbas var yedek subay Cahit Sıtkı’nın komutasında. Cahit Sıtkı, askerliğini yaptığı Ilıca’dan 20 Ekim 1942’de Ziya Osman’a yazdığı mektupta şunu diyor: “Bu akşam, gene on günden beri bermutat, Abbas soframı hazırladı, içiyorum, yarı kederli, yarı hazla.”

Şiirlerinden, şiirlerinde geçen kişilerden bahsederken hep tırnak içinde veriyor bunları, yukarıda bir örnek vardı (ekser akşamlar “Haydi Abbas” diyerek sofra başına oturmaya mecbur ediyor), burada çıplak bir Abbas’la karşı karşıyayız. Ama durun, zaten bir görgü tanığımız var, Cahit Sıtkı’nın yakın arkadaşı ressam, gazeteci ve rakısever Elif Naci, sözü ona bırakalım:
“Burhaniye’de Orduevinin karşısındaki bahçede küçük bir havuz. Abbas buraya kurardı onun çilingir sofrasını. Ben o Abbas’ı tanıdım.”

Gerçek Abbas da, masal Abbas’ı da Beşiktaşlı sevgiliyi getirmeyi beceremedi.

Gerçek bir Abbas olsa da, masal Abbas’ı olsa da Beşiktaşlı sevgiliyi getirmeyi beceremedi hiçbiri.

* Uyarıları, yardımları için Haluk Oral’a teşekkür.

Fotoğraf soldan sağa: Yedek Subay Cahit Sıtkı, kardeşi Yıldız Köksal, Eniştesi Kâmuran Erkmenoğlu, kardeşi Nihal Erkmenoğlu, babası Bekir Sıtkı Tarancı (oturan).

b+ / 32. sayı / ilkbahar 2021

Derginin tamamını okumak için tıklayınız.

Haberi Paylaş:

Beşiktaş Belediyesi


BKS logo

© 2021 Beşiktaş Belediyesi. Sitedeki tüm metin ve görseller Beşiktaş Belediyesi'ne aittir. İzinsiz kullanılamaz.

F5 İletişim